Ünlü bir 'OTO' hikayesi!
ABD'de 4 bin oto geri çağrılır. Biri gelmez. Adam "Dağdayım" der. Helikopterle gidip stop lambasını değiştirirler
Fatih ALTAYLI / GAZETE HABERTÜRK
Bu kadar Lexus anlattıktan sonra bu hafta bir Lexus denediğimi tahmin edebilirsiniz.
Bu yılki OtoShow fuarında görüp hastası olduğum Lexus’un efsanevi arazi aracı RX’in yeni versiyonu NX200’ü denedim bu hafta. Henüz Türkiye’ye ithalatı başlamadı. Sadece 1 adet getirdiler ve gümrükten çıkar çıkmaz da “Madem çok seviyorsunuz, buyurun deneyin” diye bana verdiler. Lexus’un NX serisinin en küçük motorlu versiyonu NX200 2 litrelik motoru 235 beygir güç ve 258 nm tork üretiyor ki, bu hemen hemen Mercedes’in 3.5 litrelik dizel motorunun ürettiği güce yakın bir güç demek.
Küçük motor, üstün teknolojiyle otomobili sanki 3 litrelik bir motora sahipmiş gibi sürükleyip götürürken, asla bir güçsüzlük duygusuna kapılmıyorsunuz. Tam aksine altınızda oldukça güçlü bir otomobil var hissi içinde oluyorsunuz. Buna mukabil, tüketim değerleri oldukça iyi. 100 kilometrede 9.5 litre gibi bir ortalama tüketim oldukça iyi sayılır. Lexus NX’in dış tasarımı oldukça etkileyici.Önden baktığınız zaman “Lamborghini bir SUV yapsa herhalde tipi böyle olurdu” diyor insan. Arkadan bakınca yine Lamborghini Hurracan’ı hatırlatan stoplar çok şık ama arka kapakta önden görünüşe uymayan bir sıradanlık yok değil. Orta konsol ve göstergeler sanki Aston Martin’in SUV’una binmişsiniz gibi bir hava yaratırken, süper kaliteli deri döşemeler, tamamen deriden yapılmış “dash board” ve bunların üzerindeki kırmızı dikişler “Acaba bir Vantage’da mı oturuyorum” duygusu uyandırıyor. İçerideki ergonomi efsanevi. Klima şimdiye kadar gördüklerimin tartışmasız en iyisi. Asla rahatsız etmiyor, sağınızın solunuzun tutulmasına neden olmayan bir hava akışı var. Mucizevi. Müzik sistemi için aynı şeyi söylemem mümkün değil, ama muhakkak daha iyi bir seçenek vardır. Yine de benim için yeterli. NX200’ün en muazzam yönü ise sürüşü. Son derece tok bir otomobil. Hiçbir noktası tıngırdamıyor. Taş gibi. Muazzam bir konfor. Denemek için hayli uzun yol yaptım. Yaklaşık 1200 kilometre kullandım. Asla yormuyor. Sürücüsünü bu kadar yormayan bir otomobili hayatımda görmedim desem yeridir. Yol yaparken yorulmak bir yana dinleniyorsunuz. Sunduğu teknolojik olanakları ise ne yazık ki anlatamayacağım; çünkü benim aklım onlara pek ermiyor. Açık söylemek gerekirse hayatımda kullandığım en “hoş” otomobillerden biri.
ALMANLARIN EN BÜYÜK SÜŞMANI
Yıllardır Türkiye pazarına geldi gelecek diye beklenen Lexus, en sonunda kararını verdi ve bu yıl sonuna doğru Türkiye’de “resmen” satılmaya başlanacak.
İyi de nedir bu Lexus?
Hikâyenin özü, Japon otomobillerinin ABD pazarına 1970’lerde başlattığı, 1980’lerde doruğa varan istilaya dayanıyor. Japonların ucuz otomobillerle dünyanın o dönem en büyük otomobil pazarı olan ABD’yi ele geçirmesiyle rekabette başarılı olamayan ABD’li üreticiler, Japon otomobillerinin “kalitesiz” olduğu yolunda bir algı yaratmaya başladılar.
Bu algı kampanyası oldukça başarılı oldu ve Japon otomobiller “ucuz ama kalitesiz” olarak algılanmaya başladı. Bu durum gerçeği yansıtmıyordu ve Japonlar, fiyat-kalite orantısında ABD’li rakiplerinden daha iyiydi ama yine de “algı neyse gerçek oydu”.
Duruma ilk uyanan Honda oldu. ABD pazarı için özel bir marka yarattı: Acura. Honda’nın üst segmentteki otomobillerini, detaylarına ve iç donanımına kadar biraz daha özenli yaptı, bunu fiyata da yansıttı ve “kaliteli Japon” imajıyla piyasaya girdi.
Özellikle efsanevi Acura NSX’le bu imajı tamamen oturttu. Honda’nın hemen ardından Toyota ve Nissan da bu stratejiyi benimseyerek kendi “ABD markalarını” yarattılar. Önce Toyota Lexus’la, Nissan da Infinity ile benzer hamleler yaptılar.
Ancak bunların içinde en büyük ve gerçek başarıyı Toyota, Lexus ile elde etti. Çünkü Lexus sadece Amerikan otomobillerini değil, ABD’de kalite simgesi haline gelmiş ve çok popüler olan Almanları da hedef aldı; Mercedes ve BMW’yi.
İlk Lexus 1989 yılında Amerikan yollarına çıktığı zaman rakipleri hemen birer tane Lexus satın alarak son vidasına kadar söküp incelediler ve karar verdiler: “Bize rakip olamaz. Belli ki, el imalatı ve çok sayıda üretip pazara sokamazlar. Bu kaliteyi sürekli hale getiremezler.”
Ama yanılmışlardı.
Lexus çok özenli bir fabrikasyon sürecinin sonucuydu ve pazara çok sağlam oturdu. Önce Almanların popüler modellerini taklit ederek ama daha sağlamını yaparak, üstelik de rekabetçi fiyatlarla piyasaya sürdüler. Ardından da Toyota’nın popüler modellerini daha yüksek bir donanım ve üretim kalitesiyle üreterek pazarda yerlerini sağlamlaştırdılar. 10 yıl içinde Lexus, Alman rakiplerini yerle bir etti. 1990’ların sonunda lüks segmentte rakipsiz bir marka haline geldi.
Arıza yapmayan, eskimeyen, 2. el değeri yüksek olan Lexus, ABD’de üst sınıfın tercihi oldu. Tabii bu imajın oluşması için çok çaba sarf edildi. Mesela, ABD’de çok ünlü bir Lexus hikâyesi vardır.
Lexus, piyasaya verdiği modellerden birinin arka camının içine gömülü stop lambasında aşırı bir ısınma tespit eder. Isınma sorun yaratacak düzeyde değildir ama Lexus’un “kusursuzluk” stratejisi bu duruma izin vermez.
Satılan 4000 bin otomobil geri çağrılır. Ancak otomobillerden biri servise geri gelmez. Sonunda bu otomobilin Idaho’da bir dağ kasabasında yaşayan bir kullanıcıya ait olduğu öğrenilir.
Adama ulaşılır. Adam otomobili servise getiremeyecek bir yerde olduğunu söyler. Bunun üzerine Lexus servisi bir helikopterle dağa iner, otomobilin stop lambası değiştirilir. İşte bu Lexus şimdi Türkiye pazarına giriyor.
STRATEJİ MÜŞTERİYİ ŞIMARTMAK OLACAK
Toyota’yı Türkiye’de pazarlayan ve Lexus’u da pazarlayacak olan çokuluslu şirketin CEO’su Ali Haydar Bozkurt’a, Toyota’nın Türkiye’de nasıl bir politika izleyeceğini sordum.
Çünkü pazarda uzun yıllardır hâkimiyet kurmuş üç önemli Alman markasıyla Türkiye’de de sıkı bir rekabete gireceklerdi. “Tüm segmentlerde yarışmayacağız. Sadece en üst segmentte Mercedes, BMW ve Audi ile yarışacağız. Bizi bilen zaten biliyor. Sizin gibi markayı yakından tanıyanlar zaten var” dedi. Tabii bilinmenin yetmediğinin de farkındalar.
“Servis kalitesi ve 2. elde fiyat garantisi” ile pazarda öncelik elde etmeyi planlıyorlar. “Eğer bir müşterimizin otomobili serviste bir günden fazla kalacaksa, servis süresince kendisine kullandığı otomobilin aynısını vereceğiz. Bunu yapabilen başka lüks marka yok. Eğer bir Lexus sahibi dağ başında bir yerde yolda kalırsa, kendisini oradan helikopterle alıp gitmek istediği yere götürecek, otomobilini de kendisine dilediği yerde ulaştıracağız” diye sözlerine devam etti. “Lexus için bu sözleri vermek kolay, zaten arıza yapmıyor” dedim. “Kilometre başına arıza oranımız çok düşük ama her otomobilin arıza yapma ihtimali vardır. Az bile olsa” dedi gülerek. Lexus, kasım ayı ortalarında Türkiye pazarına girmeye hazırlanıyor.
ATIK YAĞI TOPLAMAK İÇİN YASA ÇIKARTILMALI
Pazartesi günü tüm gazetelerin ekonomi sayfalarında çok güzel bir haber vardı. İzmit’te kurulan 50 bin ton kapasiteli bir rafineriyle gıda endüstrisinin atık yağları biyoyakıta çevrilecek ve bu atık yağların doğaya atılarak çevre kirliliğine neden olması engellenecekti.
Aslında bu hikâyenin başlangıcını biliyorum. Mustafa Ezici adında bir “çevre savaşçısı”, çevre duyarlılığıyla bu işe girişmişti. Aile servetini bu yolda bitirmek üzereyken imdadına Emrullah Turanlı yetişti ve ilk rafinerinin üzerine dev ve modern bir rafineri daha kurarak müthiş bir kapasiteye eriştiler. Bana göre mesele şu: Türkiye’de yılda 1.5 milyon ton yağ gıda endüstrisinde kullanılıyor. Bunun da şimdilik sadece 50 bin tonu değerlendiriliyor. Gerisi atılıyor.
Asıl nokta bu. Bu yağların geri kazanımının yasal zorunluluk olması ve doğaya atılmasının önüne geçilmesi lazım. Bu tüketicilerin keyfine bırakılacak bir şey değil.
Çevre Bakanlığı ve belediyelerin bu işe öncülük etmesi, bunun da bir yasayla sağlanması lazım.