Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

DVD raflarında Türk seyircisiyle buluşan dört filmden özellikle iki belgesel dikkat çekici... “Ronaldo”, ünlü futbolcunun hırslarını, “Dinle Beni Marlon”, ikonlaşmış oyuncunun hayatının aralanmayan sırlarını gözler önüne seriyor.

“DİNLE BENİ MARLON”: EFSANENİN İTİRAFLARI

Stevan Riley burada aslında zor başarılacak bir işe imza atıyor. Yedinci sanatta, Hollywood ünlülerinin kariyerini ele almak emek gerektiren bir süreç. Özellikle de ‘kurmaca’da bu konuda başarılı olabilen örneklere rastlamak zor. “Dinle Beni Marlon”da (“Listen to Me Marlon”), Brando’nun ses kayıtlarının, özel konuşmalarının üzerine yerleştirilen fotoğraflar ve film görüntüleri bir tercihin sözünü veriyor. Böylece klasik gözüken belgesel metodu akıcı duruyor.

Araya giren siyah-beyaz video röportajlar ise her şeyin tuzu biberi oluyor. Brando’nun kariyerinin tartışmalı anları peşi sıra karşımıza çıkarılıyor. Törene gelmeyip Oscar almak için niye bir Kızılderili’yi sahneye yolladığından “Kıyamet”in (“Apocalypse Now”, 1979) setinde yaşananlara, Coppola’nın yorumlarına verdiği küfürlü cevaplara kadar fazlasıyla ilgi çekici bilgi var.

Bunlar zamansal olarak da baştan sona lineer akıyor. Böylece masum yıllardan problemli döneme uzanırken şaşkınlığa uğramıyoruz. Aile içi karmaşanın da keyfine varıyoruz. Yönetmen akıcı bir kurgu kullanırken hiçbir şeyin dozunu kaçırmamış. Adeta ‘well done’ (iyi çekilmiş) tanımını hak ediyor.

Aslında “Dinle Beni Marlon”, “Paris’te Son Tango” (“Ultimo Tango a Parigi”, 1972), “Guys and Dolls” (1955), “İhtiras Tramvayı” (“A Streecar Named Desire”, 1951) gibi birçok filmin çekim sürecine dair de detay veriyor. Ses kayıt cihazlarının veya görüntülerin arasında işitsel ve görsel açıdan yaşanan bilgi bombardımanını iyi kontrol ediyor. Bu da önemli bir ‘Marlon Brando belgeseli’ deneyimlememizi sağlıyor. Hollywood şöhretleriyle ilgili üretilen kurmaca filmlerden çok öte bir tutarlılık eşliğinde hem de…

FİLMİN NOTU: 6.4

“RONALDO”: HIRSLI BİR YILDIZ

Álex de la Iglesia’nın 2014’te çektiği “Messi”, dünyanın en iyi futbolcusunun hayatına, arkadaşlarının gözünden bakmıştı. Bir restorana yerleştirilen önemli-önemsiz, amatör-profesyonel kişilerin anlattıkları belgeselin ana damarını oluşturmuştu. Burada ise Anthony Wocke, festival görmeden Şili, İspanya, Portekiz, İngiltere ve Yunanistan’da vizyon şansı bulan belgeselde düz bir anlatı deniyor.

İlkinde aslında karşımıza çıkarılanların net bir planı yoktu. İlginç detaylar ‘bitmeden niye çektiniz?’ dedirtiyordu. “Ronaldo”da, oyuncunun 2013 ve 2014’te Altın Top Ödülü’ne uzanma sürecinde yaşadıkları anlatılıyor. 2014’teki Şampiyonlar Ligi zaferi, Dünya Kupası başarısızlığını da kapsayan bir zaman dilimi anlatılıyor.

Ama esasen Ronaldo’nun kimden olduğunu söylemediği oğlu ile ilişkisini görüyoruz. Evde onunla ikili diyalog, erken kaybettiği alkolik babasının hüznünü üzerinden atamadığı gerçeği inceleme konusu oluyor. İşin içine maç ve arşiv görüntüleri de dahil olunca futbol sevgisi artıyor.

Açıkçası dramatik açıdan fazlaca sinemasal malzeme var. Ronaldo’nun girdiği rekabet bir yana, hırsı ve kibri de bize doğrudan yansıyor. Messi’nin çocuksuluğu, masumiyeti ve umursamazlığının yerini alıyor. Böylece ‘zıt kutuplar’ı deneyimliyoruz. Belki de geriden gelmenin getirdikleri açığa çıkıyor.

“Ronaldo”, bir futbolcu tasviri olarak dikkate değer bir çalışma. Zira başarıyı da başarısızlığı da gören dünyanın en çok kazanan isminin yapabileceklerine, haletiruhiyesine, gizli hislerine bakıyor. Bu konuda ayağını korkak alıştırıyor bazen. Ama tespitler dikkat çekebilirken, öykünün sacayağını oluşturan Jorge Mendes, anne ve çocuk belgesele çok şey katıyor. Maç görüntüleri öne çıkmadan özel hayat belgeleri tüm gerçekliğiyle bize hırslı ama duygusal bir yıldızın iç dünyasını yansıtıyor. Christiano Ronaldo’nun içsesi fazlasıyla belirleyici...

FİLMİN NOTU: 5.7

“HÜCRE 213”: HAPİSHANEDE GEÇEN KORKU FİLMİ DENEMESİ

Yeniden çevrim “Yüzleşme” (“Get Carter”, 2000) ile kariyerine başlayan Stephen Kay, 2005’de “Karabasan” (“Boogeyman”) ile meşhur ‘umacı’ kavramına alternatif aramıştı. 2011’de “Isolation” ve “Hücre 213” (“Cell 213”) ile ‘kapalı mekan korkusu’na bakıyor... Eric Balfour’ın Michael Grey karakteri yola ‘avukat’ olarak çıkıyor. Ama zamanla kendini hapishanede buluyor.

İşin ucunda ‘Hücre 213’ adlı lanetli bir hücre var. Aslında akıl hastanelerinde, bize “Gen”le (2006) de sıçrayan korku filmleri çekildi. Ama hapishanede böyle eylemleri çok fazla hatırlamıyoruz. Bu sebeple de Maninder Chana’nın senaryosunun çıkış noktasına saygı duyuyoruz. Grey hapse girene kadar, yaklaşık 60 dakika boyunca da meseleye ikna oluyoruz.

Ama zamanla onun hayallerinin, flashback niyetine aynı hızlı kurgu tekniğiyle aralara serpiştirilmesi tekrar üzerine tekrar izlenimi bırakıyor. Neredeyse ‘filmin ana imajı’na (familiar image) dönüşecek aile meseleleri kabak tadı vermeye başlıyor. Chana bu kısımları yazmamış, belki ‘adamın hayalleri, kabusları var’ diye geçiştirmiş.

Öte yandan ‘hapishaneden geçen gotik korku filmi’ne ilerlerken Bruce Greenwood ve Michael Rooker’ın varlığıyla her şeyin karman çorman hale gelmesi gözden kaçmıyor. İşin doğrusu “Hücre 213”ün, ‘hayaletli hapishane filmi’, ‘şeytan çıkarma filmi’, ‘gotik hapishane filmi’ gibi tercihleri bir yerden sonra ‘rastgele yerleştirilmiş hayal sahneleri’yle servis ediliyor.

Bu durum da kurgucunun umursamazlığını, ışığı iyi yapan ama el kamerasını doğru kullanamayan görüntü yönetmeninin zaaflarını açığa çıkarıyor. Balfour ise bir yere kadar idare ediyor. Adalet sistemi eleştirisi, sürenin uzunluğu sebebiyle amacına ulaşamıyor. Zira filmin sonuna doğru ilerlemesi gereken 60. dakikayı gelişme kısmı olarak görmesi, dizilerde çalışan yönetmenin sığ zihniyetinden kaynaklanıyor.

FİLMİN NOTU: 3.7

“TAŞIYICI: SON HIZ”: HALA SEVENİ VAR MIDIR?

2002’te Luc Besson’un başlattığı ‘Taşıyıcı’ (‘The Transporter’), üç filmle noktalanmıştı. Ama yapımcı, seri üretimden para kazanmayı seven bir isim olunca ‘devam etmek’ kaçınılmaz… Açıkçası 2008’deki son yapıt, Olivier Megaton’un rejisiyle başarılı idi, bir seviyenin sözünü vermişti.

Ama burada çöp (trash) yeniden çevrim “Yasak Bölge” (“Brick Mansions”, 2014) ile bilinen Camille Delamarre’ın ikinci filminde olup bitenler tatmin etmiyor. ‘Hızlı ve Öfkeli’ (‘The Fast and the Furious’) devri diye arabaların markalarının ve seslerinin daha da öne çıktığı, kafa şişirdiği bir aksiyon filmi var. Ama müziğin volümünün yükseltilerek göz boyadığı, sinematografik zaafların post-prodüksiyonda üstünkörü halledildiği çok açık.

Besson’un B sınıfı tür filmlerinden bir yenisi bu sayede canlanıyor. Hedef ‘dört seksi kadın’ ve ‘güzel ses çıkartan karizmatik arabalar’ üzerine bir gelenek inşa etmek. Bilgisayar oyunu kıvamındaki koreografiler insanları bile seçmemizi zorlaştırıyor.
İngiliz biçimci sinemasının başarılı çıkışlarından “Ill Manors” (2012) ile sinemaya giren Ed Skrein fena bir oyuncu değil aslında. Ama karizmasıyla ve mizahi duruşuyla ‘Taşıyıcı’nın göz bebeği Jason Statham’in yerini dolduramamış. “Taşıyıcı: Son Hız” (“The Transporter Refueled”, 2015) umarız yeni bir başlangıca yol açmaz.

FİLMİN NOTU: 2

KEREM AKÇA’NIN TÜRKİYE’DE YENİ PİYASAYA ÇIKAN DVD’LERDEN ÖNERİLERİ

1-Polis Arabası (Cop Car)
2-Pixels
3-Aşk ve Merhamet (Love & Mercy)
4-Yeni Kız Arkadaşım (Une Nouvelle Amie)
5-Kağıttan Kentler (Paper Towns)
6-Denizin Şarkısı (Song of the Sea)
7-Ex Machina
8-Şah Mat (Pawn Sacrifice)
9-Pas ve Kemik
10-Ayı Teddy 2 (Ted 2)
11-Dinle Beni Marlon (Listen to Me Marlon)
12-Max
13-Ronaldo
14-Terminator: Genisys
15-Büyük Oyun (Big Game)