Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Betül MEMİŞ/ memisbetul@gmail.com

Lisedeki sevgilinizin, sekreterinizden randevu alarak 20 yıl sonra muayenehanenize geldiğini düşünün… Ama pek de hayal ettiğiniz gibi değil! Hadi olayları biraz genişletelim; siz bir jinekologsunuz, o da hamile… Ve ‘karnındaki günahtan kurtulmak’ istediğini beyan ediyor. Karnındaki cenin de epey büyümüş ya da yasal sınırlara dayanmış, sizi ve kendini zor bir duruma sokuyor. Yıllar önce sevdiğiniz ama şimdi karşınızdaki bir yabancı, muhafazakar ve tesettürlü olmuş, tüm bunlara karşın çaresiz olduğunu belirterek sizden yardım istiyor, eski günlerin hatırına…

Neyse efendim, sizleri fazla yormadan tünelsiz, direkt mevzuya geçiş yapıyorum. Sahneye koyduğu işleriyle her daim beyin loblarımız dahil olmak üzere sol yamacı da havalandıran Tiyatro Yan Etki’nin yeni oyunu ‘Medet’, bu mevzunun içinden yeşilleniyor. (Es notu: Bu arada ne güzel isim değil mi; Medet… İnsan kimlerden ve neyden medet umuyor bazen ya da ummak zorunda kalıyor. Çaresizlik… Neyse şimdilik bulunduğumuz boyuttan devam!) Oyunun iki karakteri var; doktor Durukan ve yıllar önceki sevgilisinin kapısını çalmak zorunda kalan Çiçek.


TİYATRO YAN ETKİ’DEN “MEDET”

Hikayeyi ve anlatım tarzını çok sevdim. Metaforlar ve derin okumalar her daim ilgimi çekiyor. Adından tutun da hikayeyi yasladığı duraklar dahi muhteşem işçilik. Şöyle bir durum var altını çizelim; bu topraklarda yaşanan ne varsa ‘Medet’in içinde yer alıyor, hem de öyle sakil ve yapmacık değil, çok samimi ve gerçekçi… Yazdığı bireysel konuların arka bandına yasladığı toplum fotoğraflarıyla hafızaları ışıklandıran, metaforlarıyla algıda patlangaçlar açan, kalemini sevdiğim (film ve dizi senaryolarından adını bildiğimiz ama tiyatro seyircisinin İkincikat’ın ‘Poz’undan bileceği) genç yazarlardan Deniz Madanoğlu’nun yazdığı oyunu, yine sahnede karakter ve hikayeyi harmanlamayı her daim kendi diyalektiğinde başararak biz izleklerde temiz tebessümler çaktıran, sinema kafası insanı dediğim Serkan Üstüner yönetmiş. Yazar ve yönetmenin birbirini paslayan hikayesine can verenlerse, adeta ‘cuk’ oturan oyunculuklarıyla, -hatta bugüne kadar izlediğim her oyunda, sonraki aşamada ne göreceğim diye heyecanlandığım iki oyuncu- Melike Güner ve Faruk Barman… (İç ses: Kabul, Güner’in ve Barman’ın ifadeleri birbirinin çok zıttı. Güner mimikleriyle derya deniz iken, Barman’ın sıfır ifade cemalinin, karşılıklı tokuşturulmaları bende keyif oluyor, öyle diyim!)

DEPREM VE TECAVÜZ…

Oyunun konusunu pek çok kişi yazdığı için -sakınca görmeden- direkt mevzuya dalış yapıyorum ama reca edicem, gidip de dikize yatınız pek şükela okur; zira ‘medet’ ile ‘yardım’ arasındaki vicdanın sesli sessizliğinin masaya yatırılıp da ince işçilikle anlatılmasını seyre dalmak müthiş ve bu anlatımın mealinin izleyici olarak bize çarpması, derin bir hesaplaşma… Bir kez daha tebrikler Tiyatro Yan Etki… Kocaeli 1999 depreminin iki genç dimağın hayatını nasıl farklı uçlara sürüklediğine ve sonrasına neye dönüştüklerine şahit olduğumuz oyun; flashback’leriyle yormuyor, tam tersi karakterlerin iç dünyasına ve geçmişine daha da yanaşmamızı sağlıyor. Deprem gibi bir felaket ile yolları ayrılan Durukan ve Çiçek, yine başka bir felaketle / tecavüzle bir araya geliyor. Heyhat mı dersiniz, fanilik hemhalleri mi dersiniz, yoksa alınacak dersler, görülecek hesaplar mı vardır bilinmez -zira bu topraklarda ‘kader’ ve ‘keder’ ve ‘kadar’ birbiriyle hep yarışır durur ya işte o minvalde-; Çiçek’in dillendirdiğine göre Durukan’ın ona son bir borcu vardır ve bu da ‘karnındaki dölü’ almasıyla son bulacaktır. Çünkü karnındaki bebek, çok sevdiği polis kocasının, en yakın polis arkadaşının tecavüzü ile olmuştur. Durukan’ın bu duydukları karşısında, ‘bu durumu hemen polise bildirmeliyiz, savcılığa gitmeliyiz’ demesi üzerine Çiçek’in bakışı ve cümleleri; işte bizim büyük çaresizliğimiz dedirten türden!

HAYAT İNANDIĞIMIZ TÜM DOĞRULARDAN BÜYÜKTÜR

Oyunda; deprem, tecavüz, vicdan, cinsiyet ayrımcılığı, kürtaj, toplumsal roller, öğretilmişlikler, ahlak, inanç vs. öyle bir fon oluyor ki; can’ınız acıyor, o derece! Oyundaki ‘hayat inandığımız tüm doğrulardan büyüktür’ cümlesini, yaşadığımız şu alemde, her geçen ya da günün sonunda biraz daha tecrübelemiyor muyuz! İşte Çiçek ya da Durukan bize bir fotoğraf sunuyor, biz dediğim bu dünyayı, coğrafyayı, kenti oluşturan insan yavrularına… Öyle başkaları için yaşıyoruz ki, öyle büyük öyle küçüğüz ki; öyle öyleyiz ki işte; sustum ve içime kaçtım! (Es notu: Çocuk, kadın, kız, oğlan, damacana, kaz, eşek bla bla tecavüzünde sınır tanımayanların nefeslendiği diyardan ne denir ki; en nihayetinde içe kaçılır! Bunu da söylemezsem olmazdı notu: Deprem ülkesiyiz diyerek ara ara ver gazı şeklinde, tamtamlar da çalarak ve en nihayetinde koskoca profesörleri dahi ‘tonton’ yahut ‘sporcu’ bla bla ‘dede’ diye sıfatladığımızdan mıdır bilinmez, doğal afetler konusunda bir Japon görgüsünde olamadık. Hoş, biz beşeri şartlarda da sınıfta kaldık amma 99 depremini yaşamış kişilerden biri olarak bu mevzunun birebir yaşayanlarına ne yaptığını asla bilemedik, “Medet”in Çiçek’i de onlardan biriydi sadece, aklının iplerini yer yer koparmaya meyil etmiş yahut etmek zorunda kalmış. ‘Medet’ bu bakımdan da başka bir fotoğrafı kadraja oturtuyor aslında; görünen hiçbir şeyin göründüğü gibi olamayacağı gerçeği! Ne sadece Çiçek, bebeği yok etmek isteyen bir kadın ya da sadece tesettürlü, muhafazakar bir insan; ne de Durukan modern hayatın içinde, geçmişinin yalnızlığında debelenen cool adam ya da kariyeri ve hayalleri arasında sıkışmış bir insan…)

KOCAELİ’SİN SEN BİZİM CANIMIZ

Son kelam sözünde, yeniden oyuna dönersek de; her zaman olduğu gibi -kendi ayarında sade bir izlek olaraktan- oyunun eksik gedik yahut düzeltmelerini ustalarına bırakıyorum, sadece oyunda beni yoran yer yer kasvetiydi ki sanırım o da uzun uzum es’leri sebebiyleydi.  Onun haricinde, sezonun şahaneliklerindendir nazarımda… (Es notu: Ayrıca Tiyatro Yan Etki’nin yeni mekanları olan İstiklal Caddesi üzerindeki Maya Cüneyt Türel Sahnesi’nde gani bereketli sahnelenmeler diliyorum.) Sahne arkasının emekçiler ise; Barman ve Güner’e, sekreter rolüyle eşlik eden Sinem Reyhan Kıroğlu, yönetmen yardımcısı Deniz Karaoğlu, ışık tasarım Ulaş Yatkın, müzik Mert Carim. Ve detayların şükelalığında neler vardı derseniz de: Oyunda bir şarkı dikkatimi çekti, Ah Muhsin Ünlü’nün (Onur Ünlü) yazmış olduğu, Ali Atay’ın bestelediği “Kocaeli'sin Sen Bizim Canımız”… O vakit, yolluk niyetine vedamızı da, sözleri 99 depreminden sonra yazılan, oyuna da eşlik eden manidar şarkı ile verelim…

“Yıkıldık / yıkıldıkça kanatlarımız / kanatlarımız morardı gökleri gördük…/ gördük kıyamet mormuş imam vaazından işte amcam bir kirişi öpmüş ağzından / ‘ve insan buna ne oluyor dediği zaman’ / u must say good-bai 2 me / çürüdük / çürüdükçe babalarımız / babalarımız koktu toprağa döktük / toprak koktu toprağı Allah’a döktük / Allah çoktu cehennemi cennete döktük / döktük gitti aklımız al pasiflora iç! / Ali gelme okul çökmüş seni şanslı piç! / göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç? / uyandık / uyandıkça sakallarımız / sakallarımız vardı dervişe kestik / devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik / mecbur kaldık cesetlerden kolları kestik / kestik, boş tabuta bari bir uzuv girsin / bitsin bu azap burada, dünyada bitsin / bağırmayan taraftar...”

Hamdık, piştik, olduk, amman dibimiz tutmasın diyerek şimdilik huzurunuzdan kaçıyorum yavaştan.

Oyun programı için: (0212 293 1835 / 0532 684 3203)